Bir ah ile bu alemi viran ederim ben

..ah minel aşk ve minel garaib..

Tag: melanous

İnsanca – Melanous

by melanous

Duygularımı yalın bir şekilde kelimelere dökmek bayağı gelmiştir hep bana. Duygularımı sözle ifade etmeye de çekinirim kimi zaman.

Bu durumda sana beni anlamak düşer.

Ne söylemek istediklerim karşılar düşüncemdekileri, ne de kelimeler.

Bir şair olsam şiir yazar, estetik operasyonlar yapardım kelimelere.
Yahut bir müzisyen olsam notalar bütün güzellikleriyle aktarırdı düşümdekileri.

Yine de anlam eksilirdi.

-

Ben susarım. Ben yazmam. Ben çalmam.

Sen anla diye.

Hayat Ne Garip, Vapurlar Filan… – Melanous

by melanous

Güneşli bir günde her zaman gittiğim yoldan sahile doğru yürürken, hemen yanından geçtiğim spor salonundaki koşu bandıda aynaya ciddi bir yüz ifadesiyle bakarak koşan insanları gördükçe elimde olmadan gülümsüyorum. Daha sonra yürümek için eve o koşu bantlarından alan arkadaşımın, koşu bandı bozulduktan sonraki “Nerde koşacağım ben şimdi?” isyanı geliyor aklıma.  Spor salonuna taksiyle gidip oradaki koşu bandında koşan bir başka arkadaşım hatırlatıyor kendini daha sonra.

Yolda yürüdükçe yaşadığım mahalledeki insanları daha bir sevmeye başlıyorum. Köşelerde kedilere aldıkları hazır yemleri veren teyzeleri gülümseyerek selamlıyorum. İlerdeki boş araziye konmuş kedi barınaklarının yanından geçerken kedilerle oynayan çocuğa gülümsüyorum.

Bir süre yürüdükten sonra güneş bulutların arasından kendini gösteriyor. Aksi gibi çıkarken kalın giyinmişim. Yolun en sevmediğim yerindeyim. Hiç bitmeyen metro inşaatının tozunun toprağının egzoz kokusuna karıştığı genişçe birkaç yoldan karşıya geçmem gerekiyor. İnsanlar bir yerlere gidiyor. Yapmaları gereken şeyler var sanırım. Geniş asfalt yolları arkamda bırakıyorum. Üçkuyular iskelesine arkamı dönüp sahil boyunca yürüyorum bir süre. Bilmediğim bir adam balık tutuyor, suratı asık. Öteki sık sık elindeki elektronik alete bakarak ve temposunu koruyarak koşuyor. Denizin kokusunu içime çekmek üzere derince bir nefes alıyorum, lağım kokusu ağır basmış, yüzüm ekşiyor. Martılar için için gülüyorlar bana. Düşünecek herhangi birşey bulamıyorum martılardan başka. Bir martıyı gözüme kestirip takip ediyorum. Hareketlerine anlam yüklemeye çalışıyorum. Bir vapur yaklaşıyor iskeleye. Attilla İlhan vapuru olsa gerek. İçindeki ahşap sıralarda sevgililer öpüşüyor, görüyorum. Sigaramı martılara karşı yakıyorum, rüzgar esiyor; üşüyorum. Vapurdan insanlar iniyor. Sigaramı söndürür söndürmez ayaklarımı denize sarkıtıp martıların yanına gidiyorum. İzmariti denize attığımdan olsa gerek, bana pek cana yakın davranmıyorlar. Elimle balık tutmaya çalışıyorum, tutup martılara vereceğim ve onlar da beni sevecek. Bu kadar kolay olacak sevmek.

Ben martılara vermek üzere balık tutmaya çalışırken vapur iskeleden ayrılıyor. Henüz iskeleden ayrılmış vapurdan simit atıyor sevgililer. Martılar vapura doğru uçuyor. Kulaçlarım hızlanıyor peşlerisıra. Tam da balığı tutuyordum oysa. Martıların yüzü gülüyor simiti havada kaparken. Sevgililer martının her simiti kapışında şaşırıp gülmeyi başarıyorlar. Dur! diye bağırıyorum vapura. Elbiselerim daha da ağırlaşıyor, kollarım bitkinleşiyor. Martılar mutlu hallerinden. Kulaç atmaktan vazgeçiyorum.

Deniz hüznümü koynunda eritiyor. Beni yalnız bırakmıyor; sarıyor, sarmalıyor. Bense bir taraftan vapurla giden martılara bakıyorum, öteki taraftan huzur doluyorum.

Son bir çaba vapura bakıyorum: Gitme!

Yemek Yemek Üzerine Ne Düşünürsünüz Bilmem Ancak Kahvaltının Mutlulukla Bir İlgisi Olmalı | Melanous

by melanous

Günlerden yılbaşına birkaç gün kala. Hani şu projelerin sunumların yetiştirilmeye çalışıldığı günlerden. Evvelsi gece, procrastination denilen eylemin dibine vurulduğu, öyle ki bu konudaki makalenin birinin okumaya girişildiği, ancak üşenilip bırakıldığı bir gün.

Apartman girişi ile asfalt arasına sıkışmış, sabahın erken saatlerinde yağan yağmurla ıslanmış çimlerde bir kedinin yavrularını emzirdiği; onlara dikkat kesilmiş bendenize ‘bizi rahat bırak’ diye baktığı bir gün.

Sabahın bir vakti kalkılıp iki saatlik derse gidildiği, ders çıkışında güzel bir kahvaltı yapmak için yakın civarlarda en güzel boyozu satan 1-2 kilometre ötedeki fırına uğranılan bir gün.

Fırına doğru sıcacık boyozları alma, daha sonrasında boyozları eve gidince demleyeceğim çay eşliğinde yeme hayalleri ile yürüdüğüm bir ders çıkışı.

Fırına adımını atar atmaz boyoz kalmadığını gören bir melanous hayal kırıklığı.

İçerisi ekmek buharı ile ısınmış fırındaki sıcak kanlı kadına hayal kırıklığı ile söylenmiş bir ‘boyoz alacaktım ama’ cümlesi…

Fırının başında dikilen fırıncı eksiltili ve devrik cümlelerimden pek haz etmemiş olacak ki, ben cümlemi söyler söylemez fırından koca bir tepsi dolusu sıcacık boyoz çıkardı. Hayallerimin suya düşmesi ile çıkması bir oldu (bu git-gellerin de keyfi ayrı oluyor). Sıcacık boyozlara kedinin sosise baktığı gibi bakan bendeniz kadının fırından yeni çıkmış tepsiden aldığı boyozları kese kağıdına koyuşunu heyecanla ve sabırsızlıkla izledim. Kese kağıdını elime alır almaz boyozların sıcaklığını hissettim, mutlu oldum.

Alelacele boyozlar soğumadan eve yetişmek üzere adımlarımı hızlandırırken ‘boyozlardan birisini yolda mı mideye indirsem’ düşüncesini aklımdan uzak tutmaya çalışıyordum zira herşeyin bir adabı vardı, ve usulüne göre yapılması gerekirdi.

Eve geldiğimde çay suyunu koydum ve çay demlenene kadar müzik dinleyerek vakit geçirdim. Çay benim acelemi görmüş olacak ki, 15. dakikada -hani şu tavşan kanı dedikleri demde- bütün kızıllığı ile bardağımda içilmeye hazır bir şekilde bekliyordu. Ne de olsa hemşehri sayılırız, bu kadarcık kıyağı olsun.

Hani şu yazının başında ‘X günü’ demek yerine birkaç cümle ile anlatmaya çalıştığım günde, kahvaltımı güzel bir şekilde yapmış olmanın keyfi ile akşamı getirdim.

Gelsin procrastination’lar, gelsin ödevler ve projeler.

Senin Bir Şiirin Var Orada Durur Yaşarım – Melanous

by melanous


Günün Anlam ve Önemine Dair Kısa Bir Konuşma – Melanous

by melanous

Böylesine alengirli bir başlık attıktan, yazının başına güzelce bir resim ekledikten sonra mevzuya giriyorum: Bugün itibariyle 1,000,000. ziyaret gerçekleşti bloguma. Neredeyse 5 yıl önce “Sevdiğim şiirleri bir kenara yazayım da zaman zaman geri döner okurum” diyerek açtığım bu blog’un bunca ziyaret alacağını tahmin etmezdim. (Bu konuda Can Yücel/Küçük İskender/Murathan Mungan şiirlerinin/yazılarının etkisini yadsımıyorum tabii ki:)

Okuyacak birçok kitap, izlenecek yüzlerce film, dinlenecek bir sürü grup, gezilip görülecek onca yer var, bir ömre nasıl sığacaklar bilmiyorum. Okuduklarımı/İzlediklerimi/Dinlediklerimi/Gezdiklerimi şartlar el verdiğince burada paylaşmaya devam edeceğim.

Velhasılı, “all we need is love” diyerek toplumsal mesajımı verir ve kim olduğunu bilmediğim  milyonuncu ziyaretçime “Ara sıra bir müziğimi dinlemek için tekrar uğra emi?” der ve aşağıdaki şarkıyı armağan ederim.

Sürç-i lisan ettiysem aşkola.