Bir ah ile bu alemi viran ederim ben

..ah minel aşk ve minel garaib..

Tag: dostoyevski

#Alıntı | Dostoyevski’den İdam Tasvirleri (Budala’dan)

by melanous

“Dostoayevski’nin kitaplarında geçen idam ve idama hazırlanan mahkum tasvirlerini -elimden geldiğince- bir kenarda toplamaya karar verdim. İlk olarak okuduklarım/hatırladıklarım arasında en etkileyici bulduğum, Budala isimli kitabında bulunan tasviri paylaşıyorum.”

… Kırk yılda bir yaşanabilecek, çok tuhaf bir olay geçmişti adamın başından. Birkaç kişiyle birlikte idam sehpasına çıkardılar kendisini, işlediği siyasi suçtan dolayı ölüm cezasına mahkum edildiğine dair yarı kararını okudular yüzüne; yirmi dakika adar sonra ise, bağışlandığına, daha doğrusu ölüm cezasının kaldırılıp, yerine daha hafif bir ceza verildiğine ilişkin bir başka karar okudular. Ama bu iki karar arasında geçen çeyrek saatlik süreyi adam, sayılı birkaç dakikadan sonra öldürüleceğine, kesinlikle öldürüleceğine inanarak yaşadı. Çok seyrek de olsa, o güne ilişkin anılarını anlatacak oldu mu, mühiş bir merak duygusu içinde kendisine çeşitli ayrıntıları sorardım. Her şeyi öyle net bir şekilde hatırlardı ki, şaşardım. O birkaç dakikaya ilişkin hiçbir ayrıntıyı ömrünün sonuna dek unutabilmem mümün değil, derdi. Çevresini halkın ve askerlerin sardığı idam sehpasının yirmi adım berisine üç direk çakmışlardı; çok sayıda idam mahkumu vardı ve onları üçer üçer öldüreceklerdi. İlk üçlüyü getirip direklere bağladılar, üzerlerine ölüm giyisilerini (uzun, beyaz bir gömlek) gidirdiler, tüfekleri görmesinler diye gözlerine inecek bir şekilde başlarına beyaz birer başlık geçirdiler, sonra her direğin karşısına bir manga asker geçti. Benim aradaş listede sekizinci olduğu için, üçüncü parti kurşuna dizilecekler arasındaydı. Papaz, elinde haçıyla teker teker her direğin önüne gidiyordu. Nerden baksanız beş dakikadan daha fazla değildi önlerinde kalan zaman mahkumların. Bu beş dakika arkadaşımın gözünde bitmez tükenmez bir süre, bitmez tükenmez bir zenginlik gibi görünüyordu; bu beş dakika içinde akla hayale gelmez bir hayat yaşayabileceğini düşünüyor, bu nedenle de, o son anı düşünmeye gerek bile duymayıp, önündeki zamanın planlamasını yapıyordu: Arkadaşlarıyla vedalaşmaya iki dakika ayırıyordu örneğin, kendi kendine son bir kez düşünmek için ayırdığı süre de iki dakikaydı; kalan süreyi de son bir kez çevresine bakınmak için ayırmıştı. Böyle üçlü bir görev dağıtımı yaptığını ve her göreve tam da belirlediği kadar vakit ayırdığını çok iyi anımsıyordu. Yirmi yedi yaşında, sağlıklı ve güçlü biri olarak ayrılacaktı hayattan; vedalaştığı arkadaşlarından birine çok ilgisiz bir soru sorduğunu ve onun verdiği yanıtı büyük bir ilgiyle dinlediğini anımsıyordu. Vedalaşma faslı bitince, kendi kendine düşünmek için ayırdığı iki dakikalık süre başlamıştı. Bu süre içinde ne düşüneceğini önceden belirlemişti: şu anda varım ve yaşıyorum, üç dakika sonra ise birşey olacağım, ama ne olacağım nerede olacağım, üç dakika sonraki ben kim olacak? İki dakika içinde yanıt bulmayı düşündüğü sorular işte bunlardı! Hemen yakınlarda, altın kubbesi güneş altında pırıl pırıl yanan bir kilise vardı; uzunca bir süre gözlerini kıpırtısızca bu altın kubbeye dikip ışıkları izlediğini anımsıyordu; bir türlü kopamamıştı ışıklardan; bu ışıkların yeni yaşama ortamı olduğunu, üç dakika sonra onlara karışıp gideceğini düşünmüştü. Az sonra başlayacak yeni yaşamın bilinmezlikleri ve bu yaşama karşı duyduğu tiksinti korkunçtu; ama durmamacasına zihnini yoklayan şu düşünce çok daha korkunçtu: “Ölmüyormuşum! Yeniden yaşama dönüyormuşum! Bitip tükenmez bir yaşam! Ve hepsi, olduğu gibi benim! Ah bir yüzyıl bile yaşayacak olsam, her anın değerini bilir, tek bir dakikayı bile boşa harcamazdım! B düşünce gidere beynini öyle zonklatmaya başlamıştı ki, bir an önce sırasının gelmesini, bir an önce kurşuna dizilmeyi arzular olmuştu.

 

Budala – İletişim Yayınları

sf. 98 – 99 – 100

#Alıntı | Dostoyevski – Budala #1 “Akıllı Sıradanlar”

by melanous

“…Gerçekten de, diyelim, varsıl olmak, iyi bir aileden gelmek, eli yüzü düzgün olmak, fena bir eğitim almamış olmak, aptal olmak, hatta iyi yürekli olmak, ama aynı zamanda hiçbir yeteneği, hiçbir özelliği, hatta hiçbir tuhaflığı olmamak; kendine özgü hiçbir düşüncesi olmamak, tümüyle ve kesinlikle “herkes gibi” olmak… ne çekilmez bir durumdur! Varsıl ama Rotchild gibi değil; iyi bir adı var, ama önemli hiçbir şey o adla anılmaz; hoş bir dış görünüşü var, ama pek anlamlı değil; iyi bir eğitimi var, ama bu eğitimin nerede, ne uğurda kullanılacağı belli değil; akıl var -kendine ait düşünceleri yok; kalp var – gönül yüceliği yok vb. vb. Her şeyde çoktur; diğer bütün insanlar gibi bunlar da iki ana gruba ayrılırlar: dar kafalılar ve “kafası daha çok çalışanlar”. İlk gruptakiler her zaman daha mutludur. Dar kafalı bir “sıradan” insan için kendisinin sıradışı ve alabildiğine özgün bir insan olduğunu düşünmekten ve en ufak bir kuşkuya kapılmaksızın bunun keyfini sürmekten daha kolay bir şey yoktur. Saçlarını kısacık kestirip mavi gözlük takmak ve kendilerini nihilist olarak adlandırmak bazı genç kızlarımıza kendi inançlarına sahip olmak için yeterliymiş gibi geliyor. Bir bakıyorsunuz, yüreğinde insanlığın yararına olacak küçücük bir düşünce doğan biri, hemen kendini kimselerin hissetmediği şeyleri hisseden, genel gelişmenin önünde giden biri gibi görmeye başlıyor; ya da her nasılşsa herhangi bir düşünceyi benimsemiş ya da başı onu belli olmayan bir kitaaptan bir sayfa okumuş biri, bir bakıyorsunuz bunların “kendi kafasındn doğmuş düşünceler” olduğuna ainanıyor. Burada karşımıza çıkan şeyin adı, tabiri caizse eğer, sflıktaki küstahlıktır ve gerçekten de insana dudaka uçuklatan düzeydedir. Tüm bunların inanılmaz gibi görünmekle birlikte, durmadan karşılaştığımız şeyler olduğunu unutulmamalıdır. Saflıktaki küstahlık, ahmağın kendine sonsuz güveni, kendine ve yeteneklerine ilişkin en ufak bir kuşkuya kapılmaması, Gogol’ün Teğmen Pirogov tipinde gerçekten göz kamaştırıcı bir şekilde yansıtılmıştır. Pirogov’un, kendisinin bir dega olduğundan hatta bütün dehaların üstünde bir deha olduğundan hiçbir kuşkusu yoktur; o kadar yoktur ki, bu konuda kendine tek bir soru sormaz; aslında onun için soru diye bir şey de yoktur. Büyük yazar, sonundaa, okurun incinen alaak duygularını onarmak adına onu kırbaçlmak zorunda kalır; ma bu büyük adamın, onca aşağılamadan, işkenceden sonra silkinip ayağa kalkar kalkmaz güç toplamak için bir dilim böreği mideye indirdiğini görünce şaşkınlık ve çaresizlikle ellerini ikiğ yana açmış, okurlarını da öylece bırakmıştır. Doğrusunu isterseniz Gogol’ün büyük Pirogov’a teğmenlik gibi küçük bir rütbe yakıştırmış olması hep yüreğimi acıtıştır benim; neden derseniz, onun için, geçen yıllarla birlikte omuzlarında apoletlerinin de “kalabalıklaşacağını” ve kendisinin büyük bir kumadnan olacağını düşünmekten daha kolay birşeyyokyur; hatta düşünmek falan değil, bu onun için kuşku duyulmaz bir gerçekliktir:Ç Generla olduktna sonra, neden gerçek bir askeri birliği yöneten komutan d aolmasın? Savaş alanlarındaki çoğu korkunç bozgunun altındaki imzalar hep böyle komutanlara ait değil midir! Yaqzın dünyamızda, bilim dünyamızda, propagandacılarımız arasında ne çok Pirogov vardı! Bakmayın “dı” dediğime, kuşkunuz olmasın şimdi de var bunlar.

Anlattığımız öykünün kişilerinden Gvrila Ardaalyonoviç İvolgin’in yüreği baştan son özgün olma hevesiyle dolu idiyse de, kendisi ne yazık öbür gruptandı, “daha akıllılar” grubundan. Ama yukarda da değindiğimiz gibi bu grubun üyeleri, birinci gruptakilerden çok daha mutsuzdur. “Sıradan” olan, ama aynı zamanda akıllı olan bir insan (“akıllı sıradan” diyelim buna), kendini bir an (geçici olarak ya da haatta ömrü boyunca) özgün bir kişi ya da bir deha olarak görse bile, yüreğinde, kendisini zaman zaman tam bir umutsuzluğa götürecek bir kuşku kurtçuğunun kalmasını önleyemez. Öte yandan gerçekliğe boyun eğmesi durumunda, tüm benliğinin kibir denen zehirle zehirlenmesi kaçınılmazdır. Ancak biz burada sanırım biraz aşırıya kaçtık: Akıllı sıradanların büyük çoğunluğu için durum o kadar da trajik değildir; yıllar ilerledikçe karaciğer hafiften teklemeye başlar, hepsi bu! Ama yine de, bu insnalar ilk gençliklerinden başlayıp duruldukları, boyun eğdikleri çağlara dek, salt bu özgün olma hevesi uğruna az çılgınlık yapmazlar. Tuhaf denebilecek olaylara rastlandığı da olur bu arada: Bakarsınız, dürüst bir insan, özgün olma adına aşağılık bir iş yapmış; kimi kez de bu bahtsızlıklardan kendi ailesinin yanısır,a gecesini gündüzüne katarak bir başka ailenin daha geçimini üstlenenleri -dürüt olmanın da ötesine geçip iyilik yapanları- görürsünüz. Sonları iyi değildir böylelerinin: Ömürleri boyunca huzur bulamazlar! İnsanca bir iş yaptığını, insanlık görevini yerine getirdiğini düşünmek hiçbir şekilde yatıştırmz, avutmaz bunları; hatta, tam tersine, daha da sinirlerini bozar: “İşte ömrüm boyunca bunlar için uğraştım, bunlara bağladı elimi ayağımı barutu bulmama engel oldu!” Hepsinden ilginci de, herhalde, bu bayların neyi bulacaklarını, ömürleri boyunc abulmaya hazırlandıkları şeyin ne olduğunu, barut mu yoksa Amerika mı olduğunu bilmemeleridir. Onların buluş yapma tutkuları, bu buğurda çektikleri acılar, özlemler Kolomb’la Galile’nin payına düşenden çok daha büyüktür.”

-

Budala – İletişim Yayınları sf. 559-560-561

Dostoyevski ve Dekadans Üzerine Monomonlar – Hüseyin Avnî Cinozoğlu

by melanous

Dostoyevski ve Dekadans Üzerine Monomonlar Ve Psikopatlar ve İncil

“Suç Ve Ceza” hâlâ en yetkin polisiye roman niteliğine sahip. Zira en başta katilin kim olduğu bilinir. Genel olarak polisiyeler cinayet vakasından sonra faili, suçluyu bulmak üzere bir araştırmayı güzergâh edinir. Dostoyevski ‘Suç ve Ceza’yı başarısız bir yazarlık dönemin sonunda bir Avrupa seyahati esnasında kaleme alır. Eleştirmenlerin belirttiğine göre bu romanı bir delilik halinde, “delirium tremens” halindeyken inşa eder. Dostoyevski’nin delirium tremens halindeki ya da benzer ruhsallıkları içeren gelgitleri, “Sınır” da olan ve vicdani değerlere sahip, ama tereddüt ve çelişkili tutum ve tutarsızlıklarla malûl Raskolnikov, bir ân için Dostoyevski yazar olarak bu şaheseri yazmayı, büyük romancı olmayı başaramasaydı, sınırı, yazarlık, hikâye kurgulamak yerine Raskolnikov’un iki kadını öldürdüğü gibi benzer bir eyleme başvuracağı düşünebilir. Muhtemelen Dostoyevski’nin eylemi adi bir cinayet değil bir politik eylem olacağı kestirilebilir. Zira Dostoyevski ihtilalci gençlerden oluşan bir gurupla yüzeysel de olsa bir bağlantısı vardır. Belki bu ihtilalci gurubun uğradığı kovuşturma ve soruşturmaya dâhil edilmesi, delirium tremens halinde yanılsama ve hezeyan halinde Dostoyevski’nin zihnini, meşgul ettiği, düşünülebilir. Şöylesi bir yorumda olanaklı görünüyor: Dostoyevski, Raskolnikov’un hikâyesiyle bir ân için yazar olamasaydı, kendiyle ilgiyle olası bir suç biyografisi hâyâl etti ve nevrozunu yazarak sağıtmayı başardı.

Raskolnikov başta olmak üzere patolojik nitelikleriyle tipler romanda sahne alır. Romandaki “kaybedenler” olarak nitelendirilebilecek, Raskolnikov, Sonya, Marmeladov, Katharina İvanov, arasında bir güçsüzler daha doğrusu sefalete düşenler arasında bir dayanışma fark edilmektedir. Sefalete düşenlerin temel sorunu öncelikle yoksulluk değil, ötekileştirilmeye maruz kalan bu insanların gereksinmeleri, paradan ziyade sosyal kabul, bir özne olarak tanınma arayışıdır. Ama romandaki kahramanlar bu tanınma için doğru iletişim yollarını ve olanaklarını kullanamazlar.

Meselâ, sefalete düşen Madam Katharına İvanavno, başkalarına, bir zamanlar valiyle dans etiğini, o gece bir ödül aldığını iddia ederek, kendinin enstitü mezunu olduğunu, babasının soyluluğundan abartılı olarak söz etmesi, gibi saygınlık arayışları da başarısız ve boşunadır. Bu iddialarda bulunduğu anda çevresindeki insanlar acımasızca onun değersizlik ve küçüklüğünü ima ederek alay ettiklerinde, Katharina İvanavno provoke olur ve delilik, ajitasyon halleri sergiler Çılgınca bir kendini üstün gösterme tutkusu, Katherina İvanovna, Marmelodov, Lujin elbette Raskolnikov’un söz ve eylemlerinde görebiliyoruz.

Raskolnikov sıradan insan olmayı aşabileceği, üstün insanlar seçkinliğine dâhil olmak tutkusuyla saçma bir cinayet işler. Bu olgu başlı başına bir üstünlük arayışı şeklinde değerlendirilebilir. Monomon olarak nitelenen Dostoyevski, tamda delirium tremens halini aşikâre edercesine, kendiyle uzak hatta ilgisiz, dolaylı bir olay sonucu, çağrışımların çözülmesiyle kendini bu olay ve gerçeklikle bağlantılı, yanlış algı ve tasavvurlara meyledebilir.

Monomonlar (Hipondria) üstünlük arayışına tutsak, tutkulu kişiliklerdir. Raskolnikov içine kapanık, asık suratlı, kendini beğenmiş, gurur ve onur gösterileriyle üstünlük arayışında, hatta soruşturma makâmlarına karşı durumunun elverişsizliğine rağmen akıl, zekâ üstünlüğünü sergileyerek, detektifle düşünsel bağlamda yarıştığını ve üstünlük kurma arzusunu görmekteyiz…

Raskolnikov’da, Dostoyevski’nin kişiliğindeki bazı özellikleri bulgulamak olası. Dostoyevski’nin mutlu, coşkun, neşeli bir ruh halinden, önemsiz bir etkiyle hemen mutsuz, kötümser ve çöküntü hallerine geçişler olduğu bilinmektedir. Raskolnikov’un annesi “Hayalci, kaprisli, on beş yaşındayken bile güven vermez, tutarsız kararlar aldığı” betimlemesiyle, oğlunun kişiliğini çözümler. Romanda iki aile kümesi vardır. İlk kümede Raskolnikov, annesi ve kız kardeşi, ikinci kümede Sonya, Katerina İvanovna, Marmeladov… Raskolnikov’un ailesi yoksul olmalarına karşın sefalete düşmezler. Zira yoksul olsalar da, sefalete düşmedikleri için ayakta kalmayı başarırlar. Zira diğer kümedeki ailenin büyük kızı Sonya, fahişelik yaparak geçimini sağlar. Fahişelik bir sefalet nedeni ve saygınlık kaybıdır.

Raskolnikov’un meyhanede eski bir memur olan ayyaş Marmeladovla karşılaştığı sahne de Marmeladov’un aşağıdaki cümleleri zaten eserin sefaletle ilgili ana fikrini desteklemektedir. Marmeledov: “Yoksulluk ayıp değildir bayım. İnsan yoksulken insanlara özgü erdem ve hasletlerini koruyabilir. Ama sefalete düşmek ayıptır. Zira sefalete düşen kişi, herkesten önce kendisi kendini aşağılar, Toplum ona karşı bir karşılıkta bulunması gerekmez sanki bir süpürgeyle toplumun dışına süpürür”

Raskolnikov, Dunya ( kız kardeş) Anna ( anne ) den oluşan bu kümedeki kriz, olağan ve doğru iletişimi bozan Raskolnikov’un eylem ve ruhsallığından kaynaklanır… Nitekim ailenin diğer iki üyesi, anne ve kız kardeşi doğru iletişim yollarını kurabildikleri görülecektir. Üstelik Raskolnikov’un arkadaşı Hukuk Talebesi, akıllı ve sevecen Razumuhin önce bir dost olarak sonra da Dunya’nın nişanlısı olarak koruma ve destek görevini başarıyla üstlenir. Oysa Sonya ( Fahişe ) Katerina İvanovnana, akli muvazenesi bozuk ayyaş Marmelodov ( baba ), bu kümedekilerin tümü doğru iletişim olanağına zaten sahip değillerdir.

Başta belirttiğim sefalete düşenler ya da güçsüzler arasındaki dayanışma romanda öncelikle bu iki aile arasında bir dayanışma olarak da gözlemlenir. Birinci ailedeki katil ile ikinci ailedeki fahişenin aşkıyla bir dayanışma bağlantısı saptamak mümkün. Belki de ötekiler ve dışlananlar arasında sadece kendileri arasında, askıya alınan gerçek iletişimin yerini, özel bir iletişim olanağından söz etmek olası. Bu olanak olumsuzluğa göre ehveni şer kabul edilebilir. Nitekim romandaki katil ve fahişe evlenir, Sonya sekiz yıla mahkûm kocası Raskolnikovla takip ederek Sibirya’ya doğru yola çıkar.

Soruşturmayı yürüten Dedektif, Raskolnikov’un suçlu olduğuna baştan beri kanaat getirir. Ama ondaki vicdani değerleri de, sezdiği için, toplumsal açıdan tehlikeli bir kişilik olup olmadığını öğrenme isteği ağır basar. Zira Raskolnikov, kendini suçlu gösteren, kanıtlayan tek delilin de ortadan kalkmasına karşın, İncil’e bağlı bir Hıristiyan olarak sucunu itiraf ederek arınır. Zaten birini tasarlayarak, diğerini kasten, iki kadını baltayla öldürmesine karşın, ömür boyu ya da uzun bir mahkûmiyete değil, çeşitli hafifletici unsurlar, vicdani değerleri, geçmişte bir çocuğu hayatını tehlikeye atarak yangından kurtarması, benzer durum nedeniyle sekiz yıla mahkûm edilir.

Dostoyevski’yi İsa Ve İncil’e imanı, Gregoryen itikada uygun bir “çilecilik” anlayışıyla tanımlamak doğru olur. Ölü Bir Evden Hatıralar Dostoyevski’nin Sibirya’daki kürek mahkûmu olduğu dört yılı anlatmaktadır. Dostoyevski bu sürgünde okuduğu tek kitap İncil’di ve bu çile sayesinde manevi bakımdan olgunlaşır, tekâmül eder. Raskolnikov’un Sibirya’daki sekiz yıllık mahkûmiyetine benzer bir durum. Gregoryen anlayış, Hıristiyanlığın ya da İsa’ya imanın, inancın saf niteliğinden farklı, sanatsal, entelektüel tüm inşaları, açılımları red ve mahkûm eder. Esas olan dindarlığın imanın yalın, gösterişsiz ama fedakârca içselleştirilmesi, hayata zıt bir çileciliği güzergâh edinmeyi mecbur kılar. Sanatsal ve entelektüel açılımlar, benzeri biçimsel yetkinlikler asla meşru görülmez. Sadece kendini İsa’ya adayarak, sofuca çile çekmeyi yücelten bir anlayış Gregoryen İsevilik

XI. yüzyılın ikinci yarısında Papa VII. Gregoire’nin adından dolayı Gregoryen reformum olarak adlandırılan ve kitlesel etkiye sahip bir “aydınlanma – uyanış” olarak mütalaa olunmuştur. Adı “uyanış – aydınlanma” olmasına rağmen Latin Katolikliğinin bu en sert nihai biçimini savunan reformcular elbette entelektüel ve sanatsal yaşamın dostları değillerdi. Tıpkı Sünni İslam hakkında, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yaptığı tespitte olduğu gibi: Tanpınar bir makalesinde “Osmanlı’da Sünni akide kendini sanata ve edebiyata muhtaç hissetmemiştir” şeklinde betimlediği durum, benzer bir softalığın kudretini de aşikâre etmektedir.

Gerek Gregoryen Hıristiyanlık gerekse Osmanlı İslam Sünni akide zamanla belki de insanların, din adamlarının hatta laik zihinlerin öğrenme ve donanımları zenginleştikçe, cehaletin alan ve bölgeleri bilgiyle fethedildikçe, dinsel imanda entelektüel ve sanatsal başarıları tasvip ve icazet verme durumunda kaldı. Bilginin ve tahsilin imkânlarıyla güçlenen ve yükselen ve çoğalan hayatın manzaralarının gerektirdiği yeni açılımlar ve biçimlerde değiştikçe, ilişkileri yönlendirmek yani hem nazariyat, hem de eylem ve olgular dünyasında “iktidar” enstrümanlarının muhafazası, imanın çok dar ve skolâstik bünyesini esnekleşmesini zaruri kıldığı içün, daha önce kabul edilmeyen sanat ve entelektüel manzaralar da meşru kılındı. Gregoryen anlayışın değiştirdiği hususlardan biri de din adamlarının sıradan imanlı insana üstünlüğü ve ruhaniyetini öngörmesidir ki, bu husus “Teni cinsel ilişkiyle kirlenmiş bir rahibin, ilahi gizlere ilişkin kilise ayinlerini yönetme yeteneğini kaybettiği düşüncesi, en ateşli taraftarlarını çileci keşiler kadar ve din bilginlerinden çok daha fazla laik halk kalabalıkları arasında buluyordu”

Sünni İslam görülen katılık ve sertlik, Hıristiyan Gregoryen anlayıştaki sertlik ve katılıkla bu bakımdan benzerliğe de işaret etmektedir.

Gregoryen iman, inanç ve ahlak entelektüel ve sanatsal dünyaya karşı oldukları gibi, felsefeye de şüpheyle yaklaşıyorlardı. Belagat ( retorik) sanatını küçümsemekle beraber itibarı nedeniyle öğrenmekten geri kalmıyorlardı. Din adamlarının tahsil, eğitimden ziyade çile çekmekle iyi imanı temsil ettikleri düşünülüyordu. Tabi ki Gregoryen mânâda saf ve katışıksız çile çeken dindarların yanı sıra, Aziz Jerome’den beri antik düşünce ya da sanata hayranlıkla, çileciliğin zorunluluk, adanmışlık, gereklilik ve teamüller arasında bölünen bir çok Hıristiyan entelektüel, bu bilinç dramında Abeleard gibi paganizmin filozoflarını “ Tanrıdan esinlenen insanlar diye nitelendirip saygı görmek yerine “ İsa Düşmanları” olarak adlandırılmaktaydılar. Bu anlayış ve zıtlığı günümüze uygularsak Ortodoks anlamda Hıristiyanlıkla bir bağı bulunmayan ünlü film Yönetmeni Tarkosvky’ gibi Tanrısal esini farklı biçimde yorumlanması İsa düşmanlığı olarak nitelendirilebileceği akla gelebilir. Aynı şekilde İslam’ın müsamahasına mazhar olan, teşvik ve tasvibini alan Mevlana Celalettin Rumi, Gregoryen bir iklimde asla meşru addedilemezdi. Ya da bugün İslam’a duyarlı ve imanlı bir entelektüel, aydın, Tarkovsky’i evrensel inanç ve imanın kutup yıldızlarından biri olarak nitelendirerek, metheder.
Hıristiyan Gregoryen softalığın red edeceği Tarkovsky ve benzeri manzaraları materyalist pozitivist Marksist Stalin’in de reddetmesi, çok farklı iki cenahın, ilkinin din ve iman, diğerinin bilim ve pozitivizm adına reddetmesi manidardır. Tarkovsky’nin AYNA filminde kadın kahraman matbaada çalışır ve bir harfin yanlışlıkla Stalin’in adının menfi çağrışımı telaşıyla matbaaya koşarak gider ve metni inceler. Korktuğu harf metinde olmayınca derin bir ferahlamaya kavuşur. Zaten Stalin döneminde Ayna filmi dolaylı bir sansüre uğramıştır.

Dinin Ortodoks yorumlamaları dışında, saf iman ile imanın entelektüel sanatsal ve felsefi icrasındaki bölünme ve meseleyi fark eden Soren Abey Kiergegaard, zihinsel olarak çok tutarlı bir anlayışı ikame etmiştir. Soren Abey Kierkegard üstün bir var oluşun, bu azaplı bilgiyle mükemmelleşen “imanlı hayat” ı seçmekle mümkün olacağını beyan etmektedir. “Estetik olan ile dini olan arasında sıkı bir bağ vardır, onları zorunluluk ipleriyle birbirine bağlayan bir bağ: Dini olan ikincil, ironik ve gerçeği gizleyen biçimlerde orta çıkan öncelikli, daha önemli bir hakikattir. Estetik eserler ifadelerindeki özgürlük çok çarpıcı olduğundan öyle bir izlenim verseler de bir boşlukta doğmazlar. Dolayısıyla ‘boş bir kâğıda yazmakla bir başka metnin altında saklı olan bir metni yakıcı bir sıvı uygulayarak gün ışığına çıkarmak arasında bir fark’ olduğunu unutmamak gerekir. Nasıl ki Sokrates’in komik kişiliği derin ciddiyetini gizlerse, estetik olan da dini olanı öyle gizler ya da ona işaret eder. Hakikati daha sonra daha eksiksiz bir şekilde çıkmasını sağlamak için hükümsüz kılan dolaylı tarzı kabul ederiz” Edvard Said, Kierkegaard’ı yorumlamaya müellifin tanıklığıyla devam eder: “Dolayısıyla Kierkegaard estetik eserlerinde, dini yazarın açığa çıkarmak için ecel terleri döktüğü Tanrı karşısında zayıftır; ilahi olan, onun eserinin ayrı durmasına ve burada ve şimdi fazlalık olarak görünmesine yol açar.”

Aşkınsal tüm değerleri dışlayan Fransız bakışı Nietzscheci bağlamda homo naturayı ( hayvan insan) hedefleyen, evrimde çoktan geride kalmış bir aşılmış zamanı, tekdüze olarak yeniden güncelleyen çözülme dekadansı, insan için geriye yönelik bir mutasyondur. Fransız yazar ve aydınların methedip önceledikleri, yıkıcılık, sapkınlık, Bodlaryen, Paganlığı yüceltme ( ensest savunusu” gibi açılımların merkezindeki, bütün zamanların Paris’i, Dostoyevski büyük bir öngörü ve doğrulukla yorumlayarak Paris’i modernliğin başkenti olarak değil, bir Babil fahişesi ve Batı dekadansının sembolü olarak tanımlar: “Âdeta Kutsal Kitap’tan bir sahne gözlerimiz önünde gerçekleşir. Mahşer Günün’den bir kehanet gibi. Bu gördüklerinize kapılmamak teslim olmamak, gerçekliğin önünde eğilmemek Babil’i idealleştirmemek için manevi yönden epey bir direnç gerekeceğini hissediyorsunuz”
Dostoyevski’nin bu cümlesi Gregoryen Hıristiyanlığa uygun düşen doğru bir cümledir. Sapkınlığın ve Sodome Gomore manzaralarının bir yenilik gibi, gittikçe alkışlanıp desteklendiği Asri zamanlarda bir rahibin, dindarın hatta bir Müslüman’ın manevi direncinden söz etmek gerekli belki de. Kuran- ı Kerim’deki Sure-i Asr Asri zamanlardaki çöküş ve yozlaşmaya işaret ederek, dirençli olmayı öngörmektedir.
Raskolnikov Napolyon benzeri komutan ve devlet başkanlarının yüz binlerce insanın ölümüne sebep oldukları halde, neden katil olarak değil de bir saygınlık abidesi ve kahraman olarak yorumlandıkları hususunda değerlendirmelerde bulunduktan sonra, iyi bir toplumsal amaç için bazı insanların katli gerekir düşüncesinden yola çıkarak, bu sakat görüyle, iki kadını öldürür.
Üstün insana ulaşmak için bu eylemle, sınırı aşmayı hedefler. Ama sonuçta başarısızlığa uğrar. Zira Napolyon ve benzeri lider ve komutanların monomon değil psikopat olmalarıdır. Ayrıca ceza hukukunun adi psikopat kişililikler için vaaz olunduğunu söylemek mümkün. Ünlü Psikiyatri Profesörü rahmetli Ayhan Songar, büyük devlet adamlığını da adi psikopatlık dışında farklı türde bir psikopatlığı zorunlu kıldığını belirtmektedir. Yani Napolyon, Hitler, Stalin psikiyatrik açıdan psikopatlıkla malûldürler. Bu konuda Dostoyevski değil ama Tolstoy’un bir saptaması vardır: “Generaller yalnızca şatafat ve iktidara bürünmüş olduklarından ve bir alçaklar güruhu onlara olmayan sıfatlar vererek iktidara dalkavukluk ettiği için kendilerine dâhi diyorlar. İyi bir kumandan sadece dehâ değil herhangi bir farklı vasıf gerekmez. Tersine onda en yüksek en iyi insani vasıfların; sevginin, şiir duygusunun, şefkatin, felsefi araştırmaya yönelik kuşkunun bulunmaması gerek. O dar görüşlü ve yaptığı işin önemli bir iş olduğundan çok emin olmalıdır. yoksa sabrı yetmez ) ancak o zaman cesur bir kumandan olur. Eğer birini seven, acıyan, doğruyu eğriyi düşünen bir adamsa Tanrı korusun. Onlar için ta eskiden beri dehâ maskesi uydurulmuş olması anlaşılır bir şeydir, çünkü onlarda güç vardır”

VE KARAMAZOV KARDEŞLER

Günümüz Batı toplumunda bireyi ve toplumu en doğru ve yetkin yorumlayan yazar hiç kuşku yok ki Kafka. Ama benim meramım Dostoyevski’ye dönmek. Gözlerimin önünde yeni bir ufuk açıldı Karamazov hakkında! Dostoyevski konusunda bir eleştiri okumuştum: “Konularını ağır ceza mahkemelerindeki davalardan seçer”, cümlesiyle vurgulanan bir eleştiri, üstü örtülü bir küçümseme. Dostoyevski Sibirya’daki sürgünlük yıllarında “İncil” okur. Kimi zaman hayata direnmenin gücünü Dostoyevski’nin eserleri sayesinde buldum. Dostoyevski’de inanç, inançsızlık şeklinde kendini gösteren düşünce yarılmasını, rahip adayı Alyoşa ile inançsız İvan’ın temsil ettiğini düşünüyorum. Yani ikiz bir kişilik söz konusu.
Dostoyevski’nin en iyi romanı değil, ama en sevdiğim romanı küçük oylumlu, seksen sayfalık “Beyaz Geceler” adlı romanıdır. Bir genç kız iki erkeğe aynı şiddette âşıktır. Gerçi ikinci erkek birinci erkek lehine feragatte de bulunur. Dostoyevski’nin özel hayatında da benzer bir durum olduğunu söyler Selim İleri, bir anlatısında. Dostoyevski’de, Rus halkında, mujiklerde olduğu gibi kiliseyi değil, saf ve yalın bir İsa sevgisini önceleyen bir inanç ve bağlanma söz konusu. Dinin sistematik yapısı ve ayrıntılarını içeren bir teoloji bilgisine sahip değildir halk. Halkta diğer semavî dinlerde olduğu gibi, bir tür menkîbe; İsa menkîbesi etkilidir. İncil’deki dilsel retorik halktan kişilerin İncil’i kavramasını olanaksız kılar. İslam içinde benzer bir dinsel popüler kültürden söz edilebilir. Din önderine ve keramet sahibi velilere duyulan sevgi.
Freud’dan önce Oedipus karmaşasını da Dostoyevski’nin Karamazov’da bulguladığı iddia edilir. Oedipus karmaşası bağlamında anne figürünün yerini Gruşenka alır. Dimitri Guruşenka’ya sahip olabilmek için babayı öldürmek zorundadır. Zaten aşk için girilen rekabette Dimitri babasına ölçüsüz kin duymaktadır.
Devlet, aile, kilise, kurumlar çözülüp kokuşmakta. Başrahip Stareç Zosima’nın cesedinin kokması kilise’nin çürümesine işaret eden bir sembol olgu diyebilir miyiz? Alyoşa için cesedin kokması yaşayabileceği en büyük hayal kırıklığıdır. Zira Stareç Zosima; şöhretinin oluşmasında etkili olan, bir tür “keramet” sahibi bir din büyüğüdür. Tesir edici bir telkin gücüne sahiptir ve bazı hastalara şifa verir. Bu husus onu bir din otoritesi haline getirir. Bu büyük din adamı “velinin” cesedinin kokması inanılmaz bir olumsuzluktur; Alyoşa bunu kabullenemez. Çünkü inanışta “mucize” unsurunu geçersiz kılan bir olgudur cesedin kısa sürede kokması. Dinsel inancın mucizeye bağlantısı önemlidir. Mucize gerçekleşmezse inanç varlığını devam ettiremez bir bakıma. Romanın. daha önceki bölümlerden birinde Baba Karamazov, Stareç Zosima’yla küstahça alay ederken: “cehennemdeki insanların asıldığı kasap çengellerine benzeyen çengellerden” söz eder. Galiba İncil’de cehennemin tanımlayan böyle bir fragman var.
Fakat beni hala Stareç Zosima’nın Alyoşa’ya söylediği sözler, kutsal kitaplardakinden farklı cehennem tanımı düşündürmekte: “Bak Alyoşa, cehennem ateşten ibaret değildir, cehennemde öylesine ruhsal azaplar vardır ki ateş onların yanında hiç kalır.”
Stareç Zosima’nın bu cehennem tanımı, ondaki bir tinselliğin, vicdan azabının, günahlarının dışa yansıması mı? Zosima kendi kişisel deneyimi ile mi bu sonuca ulaştı? Zira Stareç Zosima karanlık bir geçmişer sahiptir kendini dine adamadan önce. Bu saptama aynı zamanda bir itiraf mı? Büyük bir olasılıkla, kişisel bir deneyim sonucu varmış olabilir bu yargıya.
Şöyle bir soru da yöneltmek olası: Dostoyevski Sibirya’daki mahkûmluk yıllarında, ipten kazıktan kurtulmuş suçlular arasında bir Araf’ta idi. “Beyaz Geceler” insanlara cennetin yolunu gösteren bir harita. Cennet belki de sevgi ve aşk üzerine kurulu. Cenneti bu dünyada var etmek iddiasındaki pozitivist, rasyonalist modernite, (Marksist modernite dâhil) aslında bu dünyada cennetin var olmasına olanak tanımıyor. İki dünya savaşı, toplama kampları, soykırımlar, cenneti cehenneme çeviren modernitenin sonucu. Genelleme yaptığımın farkındayım. Modernite’nin hiç mi iyi, olumlu yanı yok, sorusu gelebilir akla. Fransız şairi ve roman yazarı Blaise Cendrars gibi ben de özellikle teknolojik ilerlemenin insanın ve dünyanın zararına olduğunu düşünüyorum. Modernite, insanın yüceliği ve onuru pahasına, insanı yitik ve anlamsız bir boyutta, bir makine olarak, makinelerin tutsağı olarak yaşamaya zorlayan, akıl iddiasına rağmen sonuçta irrasyonel bir aşama.
Belki de ilk günahın kefaretiyle yüklü Dostoyevski kahramanları, günahlarından arınmayı sağlayacak iletişim yollarını bulmakta zorlanırlar. Bu iletişim zorluğu çekmeleri yüzünden, kahramanları birer “tutunamayanlar” olarak nitelendirmek mümkün. Yukarda da vurguladığım gibi; saygın bir din adamı olan başrahip Stareç Zosima, din adamı olmadan önce, gençliğinde criminal olarak nitelendirebileceğimiz bir sergüzeşt yaşamıştır Belki geçmişteki bu ağır günahtan arınmak için, dinsel özgeciliği amaçlayan bir seçimde bulunarak kendini Hıristiyanlığa adar. Burada konuyla ilgisi olmamakla beraber, çok uzak bir çağrışıma dayalı olarak, kısası enbiyadan bir örnekte vermek mümkün: Hazreti Musa da bir Mısırlıyı öldürmüştür peygamber olmadan önce.
Beyaz Geceler, kadar, aşkın, bu denli güzel yorumlandığı başka bir eser hatırlamıyorum. Dostoyevski’nin romanları içinde patolojik öğe içermeyen tek eseri.
Karamazov’da üstün bir zekâ olan İvan delirerek azap verici zihinsel cehenneminden, belki de Araf’tan kurtulur. Çünkü delilik; dünyayı bütünsel olarak reddetmeye yönelik gerçek bir özgürlüktür. Bunun yanında üç özgürlük hali daha vardır: İntihar, sanat (şiir) ve felsefe. Belki bu dört özgürlük alanı yanında dünyayı çileci (ascete) olarak da reddetmek mümkün. Rahip adayı ve çok güzel, tertemiz, kirlenmemiş bir gönüle sahip en küçük kardeş Alyoşa’nın çileciliği amaçlamasına rağmen, başrahip Stareç Zosima, Alyoşa’nın bir din adamı olarak manastıra kapanmasına garip bir şekilde engel olmak ister; Alyoşa’nın kiliseyi ve din adamlığını bırakarak hayata karışmasını emreder. Burada açık uçlu bir yoruma gitmek olası: Belki de başrahip, Alyoşa’nın kilise ve manastıra kapanmaksızın da, insanlar arasında bir iyilik güneşi olarak çevresini ışıtacağını düşündü. Daha doğrusu Alyoşa’nın din adamı olması bir haksızlıktı. Olağanüstü bir haleye sahiptir Alyoşa; hatta Stareç Zosima, Alyoşa’ya evlenmesini de salık verir.
Karamazov Kardeşler’in önemli bir temel izleği ise cinsel içgüdü yani şehvettir. Bunu göz ardı etmemek lazım. Zira “Kadın Arzın Kraliçesidir”… Baba Karamazov açısından çirkin kadın yoktur. Nitekim arkadaşlarıyla sarhoş döndüğü bir gecede rastladığı, yarı deli, zavallı bir kadına tecavüz etmekten çekinmez. Pis Kokulu Lizavetta diye çağrılan bu kadından doğan Smeryedkov, yani “yasal olmayan evlat” Baba Karamazov’u öldürecektir.
Burada romanı temellendiren ana izlek şudur: Dostoyevski, Baba’ya (Devlete) karşı cinayeti, ondan (Baba/DEVLET) en çok nefret eden, kin duyana (Dimitri’ye / HALKA) yani meşru evlada işletmez. Belki Çar’a karşı şu ya da bu şekilde bağlılığından, düşüncelerine kısa devre yaptırarak çözüme ulaşmayı yeğler.
Şehvet, eserin öylesine belirleyici bir izleğidir ki, nerdeyse Alyoşa bile bir kararsızlık yaşar. İvan ise, Baba Karamazov’un öldürülmesi için gidilecek yolu, edilgen psikopat (aslında İdiyot) üvey kardeş Smeryedkov’a gösterir; Smeryedkov’da babayı öldürür. Ama suç Dimitri’nin üstüne kalır.
İvan, Smeryedkov’un baba Karamazov’u öldürmesinin yol göstericisidir ve İvan’ın gerçek katil kimliğinden delirerek kurtulduğu iddia edilebilir. Eylemi gerçekleştiren değil ama eylemi zihinsel olarak hazırlayan gerçek fail olduğu için, bir yerde zihinsel bir cezaya çarptırıldığı da düşünülebilir. Belki de Dostoyevski, İvan’ın tanrısal bir yargıya muhatap olduğunu göstermek istedi. Zihinsel cürüme zihinsel bir cezayı yükleyen ilahi yargı. Öteki yandan delilik, özgün bir felsefedir. Burada çelişkiye düştüğümün farkındayım; İvan Karamazov’un delirmesini özgürlük ve ceza zıtlığıyla yorumladığım için.
İvan’ı, başta belirttiğim gibi inançsızlığa, tanrı tanımazlığa yönelten ana neden, bir şekilde Tanrı’nın küçük bir çocuğun öldürülmesine engel olmaması. Günümüz post liberal toplumu içinde “vicdan” dediğimiz yüce bir değere yer yok. Bu mutasyonu onayladığımı söyleyemem. Günümüzde “psikolojiden arındırılmış bir insan ve toplum” inşasına yönelik küresel bir toplum mühendisliği söz konusu: “Tanrı olmadığı için her şey mubah.”
Lenin, Çar ve ailesini öldürtür. Lenin Dostoyevski’yi de eleştirir; roman kahramanlarını ruh hastası, meczup, sabıkalı, criminal kişilerden seçmiştir. Lenin, Rus halkını bu hasta kişilerin temsil etmediğini ya da temsil etmemesi gerektiğini, yeni Sovyet insanı çalışkan ve sağlıklı bireylerden oluşmalıdır düşüncesindedir. Bu nedenle Dostoyevski’nin eserlerinin yasaklanmasını savunur. Bir başka bağlamda biliyoruz ki; Oblomovluğu reddeden Lenin’i anlamak mümkün.
Dostoyevski; Turgenyev gibi Batılı olamaz. Bazarof ‘a değil Alyoşa ve elbet İvan’a sevgi duymam bundan.
Bir çocuğun, soylu taylarından birine taş attı diye, serfin çocuğunu kışın çırılçıplak soydurup, köpeklerine parçalatan beyin, bu vahşi eylemini Tanrı’nın engel olması lazımdı. Aynı şekilde Auschwitz, Srebrenica’ya engel olması!
Romanda bir de “Tutunamayanlar”ın trajik öyküsü saklıdır. Açıkçası günümüz post liberal toplumunda tutunmak bir, statü ve iktidar sahibi olmak yerine bir “Tutunamayan” olmayı tercih etmek daha doğru. Orhan Pamuk’un belirttiği gibi yüzyılın en büyük romanı Karamazov Kardeşler. Bir soru daha akla gelebilir: Karamazov’daki baba devlet ise Kafka’nın babası da devlet, yorumu da olası.
Hasan Ali Toptaş’ın Bin Hüzünlü Haz adlı romanıyla ilgili yazdığım Cumhuriyet Kitap’ta yayınlanan tanıtma yazısında Dostoyevski hakkında aşağıdaki düşüncelere yer vermiştim: “Suçluyu kutsar Dostoyevski. Suçlu, bizim tasarladığımız suçun failidir. Dolayısıyla, bizim amacımıza uygun hareket etmiştir. Dostoyevski’nin ‘Karamazov Kardeşler’ adlı romanında, oğul Dimitri Baba Karamazov’u öldürmeyi ister, ama eylemi uygulayamaz. Cinayeti, ‘Pis Kokulu Lizavetta’ diye çağrılan yarı deli, zavallı ve Baba Karamazov’un sarhoşken tecavüz ettiği kadından olma, gayrimeşru üvey kardeş gerçekleştirir. Ama Dimitri babasını öldürmek istediği için, bir vicdan hesaplaşması sonucu kendini yargılayacaktır: ‘Öldürmedim, ama öldürmek istedim’
Freud, Dostoyevski üzerine yazdığı bir denemede, Dostoyevski’nin babasının da tıpkı baba Karamazov gibi korkunç bir cinayete kurban gittiğini ve Dostoyevski’nin bilinçaltında baba katli duygusu yaşadığı için yıllar sonra siyasal nedenler öne sürülerek, suçlu olmadığı hâlde Çar tarafından Sibirya’da çarptırıldığı sürgün (hapis) cezasına itiraz etmeyip, bu ikame cezayı kabullendiğini belirtir.”
Freud’un bu yargısının en azından Dostoyevski için geçerliliği tartışılabilir, düşüncesindeyim şimdi. Bir roman yazarının yaşam öyküsüne ve tinselliğine bağlı kalınarak böyle bir yargıya varmak ne kadar doğru? Dostoyevski yüzyılın bu en büyük romanında, yapıtının sosyoloji diline çevrileceğini uman ve dar bir psikolojizmden uzak bir bakış açısına sahipti. Çarlık (Devlet) üç kesim tarafından kuşatılmış can çekişiyordu: Din, Halk ve Aydınlar… Yukarıda vurguladığım gibi Baba’nın çevresindeki üç kardeşten Alyoşa Din kurumunu, Dimitri Halk’ı, İvan Aydın’ları simgeliyordu. Dolayısıyla üç kesim tarafından kuşatılan Çarlık yıkılacak, yani!..

Hüseyin Avnî Cinozoğlu

i-March Bloch. Feodal Toplum Kırmızı Y. Eylül 2007. 1.Basım İst.
ii-Edward W. Said. Başlangıçlar Niyet Ve Yöntem. Metis Y. İlk Basım Aralık 2009

iii-Edward W. Said. Başlangıçlar Niyet Ve Yöntem. Metis Y. İlk Basım Aralık 2009

iv-Tolstoy. Harp Ve Sulh. S. 64 Can Y. )
v-Hüseyin Avni Cinozoğlu 30 Ağustos 2001 de Cumhuriyet Kitap

* Şu blogda rastladım.

Dostoyevski Hakkında #Melanous

by melanous

14 yaşında Dostoyevski okudum, o gün bu gündür huzum yok” demişti çok sevdiğim bir şair. Ben o şair kadar erken tanışamadım Dostoyevski ile. Kendisini hala duyduğu kadarıyla bilen, henüz kitaplarını okumamış insanlara şiddetle tavsiye ederim. Zira Dostoyevski daha önceki bir yazımda değindiğim gibi; insanı, bizi anlatıyor. Tüm ikilemlerimiz, düşüncelerimiz, hislerimiz Dostoyevski’nin kitaplarında gömülü. Onun kitaplarını okumaya başladıktan sonra kendi davranışlarımı daha kolay tahlil edebildiğimi, insanı daha iyi anladığımı düşünüyorum. Romanlarındaki karakterlerinde bana(bize) ait birşeyler var.

Kitapların insanlar tarafından bu denli sevilmesi ve okunmasının sebebinin, onların yeni bilgiler içermesinden, yeni şeyler öğretmesinden ziyade; var olanı, aklımızda olanı, aklımızda olup da henüz somutlaştıramadıklarımızı, bizim olanı bize sunması olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda düşünecek olursak Dostoyevski’nin neden bu kadar övüldüğü, değerli addedildiği daha anlaşılır oluyor.

“Kalın” kitaplarını görüp de çekinenler için en iyi başlangıç noktasının -nacizane fikrimce-  Yeraltından Notlar olduğunu düşünüyorum. Normalde blogda kitaplarla ilgili yazılar paylaşırken, okuduğum kitaptaki etkilendiğim -altını çizdiğim- yerleri paylaşmaya özen gösteriyorum, fakat bu kitabı okurken pasajların altını çizme gereği duymadım, kitap bir bütün olarak harika. Kitapta yazılı bazı pasajları, sözlüklerden gördüğüm kadarıyla, -sizlere bir fikir oluşturması açısından- bu yazıda paylaşacağım.

“bu notlar da, bunların yazarı da besbelli hayal ürünüdür. bununla birlikte, toplumumuzun durumunu, bu notların yazarı gibi gibi kişilerin aramızda bulunmasının yalnızca mümkün değil aynı zamanda zorunlu olduğunu kabul ederiz. benim bütün isteğim, pek yakın zaman öncesinin tiplerinden birini herkesin gözleri önüne daha açık olarak sermektir. bu tip, henüz tükenmemiş kuşağın bir temsilcisidir. “yeralti” adını verdiğimiz bölümde bu kişi kendisini, düşüncelerini açıklamakta; sanki bununla, toplumumuzda niçin bulunduğunu, bulunmasının neden kaçınılmaz olduğunu söylemek istemektedir. ikinci bölümde ise bu kişinin yaşamındaki birkaç olayı anlatan gerçek anılardır.”

“Ben hasta bir adamım… Gösterişsiz, içi hınçla dolu bir adamım ben. Sanıyorum, karaciğerimden hastayım.”

“aklı başında bir adamın bahsetmekten en çok hoşlanacağı şey nedir bilir misiniz? o şey kişinin kendisidir. bu yüzden ben de kendimden bahsedeceğim.”

“bir yerinde “baylar, yemin ederim, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; hem de tam anlamıyla, gerçek bir hastalık. normal bir insanın anlayış gücü çok olmamalıdır. 19. yüzyıl aydınının payına düşen anlayışın yarısı, dörtte biri, hatta daha azı günlük yaşantımız için yeter de artar bile”

“…bakın, yağmur yağarken ben böyle bir saray yerine eğer bir tavuk kümesi görsem, ıslanmamak için belki de bu kümese girerdim. ama kümes beni yağmurdan korudu diye de ona şükran borcumu ödemek için onu saray gibi göremem doğrusu.
siz tabii şimdi gülerek böyle bir durumda kümesle sarayın arasında bir fark olmadığını söyleyeceksiniz.
-evet, yaşamda tek amacımız ıslanmamak olsaydı, dediğiniz doğru olurdu.
diye yanıt veriyorum size…”

“aslında biz ölü doğmuş kişileriz. aslında çoktandır canlı olmayan babalardan çoğalıyoruz…”

“ben içtenlikli bir insanı, doğa ananın sevecenlikle, dikkatle, özenerek yarattığı, gerçek normal insan olarak görürüm.”

“ben tek başınayım, onlarsa hep birlikteler”

“… iki kere iki dört çekilmez bir şey. iki kere iki dört, bana sorarsanız, bir küstahlıktır. iki kere iki dört ellerini böğrüne dayayarak yolumuzu kesen, sağa sola tükürük atan bir külhanbeyinin ta kendisidir. iki kere iki dördün yetkinliğine inanırım, ama en çok övülmeye değer bi şey varsa, o da iki kere ikinin beş etmesidir.”

“her şeyi anlayan bir adam kendine nasıl saygı duyar?”

“tanrım! gittikçe daha çok anlıyor ve anladıkça daha çok acı çekiyorum!”

#Resim- Bir Dostoyevski Okuru – Emil Filla

by melanous