Toza Sor Kitabı Önsözü – Charles Bukowski

Aç, ayyaş ve yazar olmaya çalışan genç bir adamdım. daha çok los angeles halk kütüphanesi’nde okurdum ve okuduklarım ne benimle, ne sokaklarla ne de etrafımdaki insanlarla bağdaşıyordu. herkes sözcük oyunları peşindeydi sanki, süslü cümleler kurup, hiçbir şey söylemeyen yazarlar mükemmel addediliyordu. yazıları, beceri, kurnazlık ve biçim karışımıydı ve öğretiliyor, özümseniyor ve okunuyorlardı. herkesin işine gelen bir tertiple, çok düz ve kurnaz bir dünya kültürü ile karşı karşıyaydık. biraz kumar ve tutku bulabilmek için devrim öncesi rus yazarlarına gitmek gerekiyordu. istisnalar vardı; ama sayıları o kadar azdı ki, bir süre sonra onlar da tükeniyor, kendini raflar dolusu can sıkıcı kitaba bakarken buluyordun. geçmiş yüzyılların edebiyatına ve bütün olanaklarına rağmen çağdaş yazarlar iyi değillerdi.

raflardan çekip göz attıktan sonra yerine koyduğum kitapların sayısı bini geçer. neden kimse bir şey söylemiyordu? neden kimse haykırmıyordu?

kütüphanenin başka odalarını da denedim. din kitaplarının bulunduğu oda devasa bir bataklıktı- benim için. felsefeye girdim. beni bir süre için neşelendiren iki sert alman buldum, sonra o da bitti. matematik denedim ama yüksek matematik dinden farksızdı; üstümden kayıp gidiyordu. aradığım mevcut değildi sanki.

jeoloji denedim; bir süre ilgimi çekti ama çok sürmedi.

cerrahi üstüne bir kaç kitap buldum sevdim; sözcükler yeni, çizimler harikuladeydi. orta kolon ameliyatını özellikle sevmiş, ezberlemiştim.

sonra cerrahiden de sıkılıp romancı ve öykücülerin bulunduğu büyük odaya döndüm. (yeterince ucuz şarabım varsa kütüphaneye gitmezdim. kütüphane içecek ve yiyecek bir şeyin olmadığı ve ev sahibinin kira yüzünden peşinde olduğu zamanlarda gidilecek yerdi. kütüphanede tuvalet ihtiyaçlarını giderebiliyordun hiç olmazsa.) kitapların üstünde kestiren berduşlar eksik olmazdı kütüphanede.

büyük odada gezinmeye, raflardan aldığım kitaplardan bir kaç satır ya da bir kaç sayfa okumaya devam ettim.

derken bir gün, bir kitap çektim, açtım ve kalakaldım. bir kaç paragraf okudum. sonra çöplükte altın bulmuş gibi kitabı masaya götürdüm. cümleler sayfada yuvarlanıyorlardı, kayıyorlardı. her cümlenin kendine özgü enerjisi vardı. cümlelerin özü sayfaya bir biçim veriyordu; sayfaya oyulmuşlardı sanki. duygusallıktan korkmayan birini bulmuştum sonunda. mizah ve acı olağanüstü bir kolaylıkla iç içe geçmişti. o kitabın ilk sayfaları benim için çılgın bir mucizeydi.

kütüphane kartım vardı. kitabı alıp odama götürdüm, yatağıma uzandım, okumaya başladım ve çok geçmeden farklı bir üslup geliştirmiş biri ile karşı karşıya olduğumu biliyordum. kitabın adı toza sor, yazarı ise john fante idi. fante’nin, yazarlığıma ömür boyu sürecek bir etkisi olacaktı. toza sor’u bitirdim ve kütüphaneye gidip diğer kitaplarını aradım. iki tane buldum. dago kırmızı ve bahara dek bekle, bandini. aynı üslupla yazılmışlardı; kolayca ve yürekten.

evet, fante beni çok etkiledi. o kitapları okuduktan kısa bir süre sonra bir kadınla yaşamaya başlamıştım. benden daha ayyaştı ve korkunç kavgalar ederdik. bazen ona, “bana orospu çocuğu deme! bandini’yim ben, arturo bandini!” diye bağırırdım.

fante benim tanrı’mdı ve tanrıların rahatsız edilemeyeceğini, kapılarının çalınmayacağını biliyordum. ama angel’s flight’ın neresinde oturduğunu tahmin etmeye çalışır, hala orada yaşadığını düşlemeyi severdim. hemen her gün oradan geçerdim. camilla’nın tırmandığı pencere bu muydu? lobi bu mu? hiçbir zaman emin olamadım.

39 yıl sonra toza sor’u bir daha okudum. fante’nin bütün kitapları bu gün de tazeliğini koruyor. ama benim favorim toza sor, çünkü sihri keşfettiğim ilk kitaptı. dago kırmızı ve bahara dek bekle, bandini’den başka kitapları da var fante’nin. hayat dolu ve üzümün kardeşliği. şu anda fante, bunker hill düşü adlı yeni bir roman yazıyor.

fante’yi nihayet bu sene, çok farklı koşullarda tanıdım. fante’nin öyküsü bu kadarla kalmıyor. şanssızlık, bahtsızlık ve ender bulunur bir cesaretin öyküsüdür onunki. bir gün anlatılacaktır, ama burada anlatmamı istemediğini hissediyorum. ama şu kadarını söyleyeyim; sözü nasıl yazdıysa, hayatı da öyle yaşadı; güçlü, iyi ve yürekten.

yeter, şimdi kitap sizin.

charles bukowski
6/5/1979

Charles Bukowski #13 Yazmak

İstedikleri buydu demek: yalanlar. Harikulade yalanlar. Buna ihtiyaçları vardı. İnsanlar ahmaktılar. Kolay olacaktı benim için. Juan ve arkadaşlarına beni izlemiyorlardı. İşler yoluna girmeye başlamıştı.

Charles Bukowski’nin gidemediği bir başkan ziyaretinden sonra, gidip de yazması gereken bir yazıyı hayâlgücüne sığınarak yazmasının ardından öğretmeninin bunu anlaması ve “Oraya gitmeden bunları yazman yazını daha da olağanüstü yapıyor.” demesi üzerine düşünceleri.

italik yazılar iruneach‘ın yorumlarıdır.

Charles Bukowski #11 Turgenyev ile İlgili

Turgenyev çok ciddi bir yazarı ama beni güldürüyordu, çünkü bir gerçekle ilk karşılaşma gülme duygusu uyandırıyordu insanda. Başka birinin gerçeği sizin de gerçeğinizse ve bunu sizin için dillendiriyorsa müthiştir.

Charles Bukowski’nin Turgenyev hakkındaki görüşü